25.7.11

148 saat (***190. saat)


Yeni bir yazı yazmam gerekiyor. Haketti çünkü. Birşey yazmasam da aramalardan hâlâ buraya gelenler oluyor. Gelenler de görsün, kendileri de...

Ankara'da IKEA açıldı. Anatolium AVM Mamak'da, IKEA da Anatolium AVM'nin içinde açıldı. Henüz AVM içerisinde hizmet veren çok sayıda firma yok. Ancak IKEA'nın sağladığı hareket yetiyor da artıyor bile.

18 Temmuz günü IKEA Ankara'dan KIVIK kanepe aldık. En geç 2 gün sonra saat 22.00'a kadar teslim edeceklerini bildirdiler. 2 gün sonra saat 22:00'da teslim ettiler. Söz tutuldu, zaten top DHL'de bu aşamada.

Ertesi gün kanepeyi kurduk ancak bizi bir sürpriz bekliyordu. Yer kaplamasın diye büyük bir ustalıkla paketlenen kanepemizin kollarının içine yerleştirilmiş olması gereken kanepenin sırt yastıkları yoktu. Ankara IKEA müşteri hizmetlerinin 444 4 532 numaralı telefonunu arayarak bilgi verdim, ilgilenmelerini rica ettim.

Telefondaki hanım bana 48 saat içinde telefonla bilgi verileceğini söyledi. İyi, dedim kapattım.

3 kez aradıysam da sonuç elde edemedim. Ankara mağazasına bilgi verildiğini söylediler.

Sonuç olarak IKEA Ankara mağazası, müşterisine 48 değil, 148 saatte bile bilgi verebilecek ciddiyette değilmiş. Bunu anladım.

Allaha şükür kanepenin yastık kılıflarını kendim dikip içlerini doldurabilirim. Ama o yastıkları almayı da bilirim.

Telefonumu açma, bana bilgi verme daha sen :)

148; başvurumdan bu yana geçen saat sayısıdır.

***Düzeltme: Israrlı telefonlarımızın ardından yastıklarımızı kargoya vermişler. Sorun bildiriminden 190 saat sonra çözüme ulaştık. Ancak üretim hatasının bedelini tüketiciye ödettiler, 2 yastığı 25 TL kargo ücreti ile anlaşmalı olmadıkları bir kargo ile göndererek alıcıya ödetti Ankara IKEA.

9.2.11

Hoşçakalın.

Gelsin gelsin dedik, Ankara'ya Ikea geldi.
O zaman bana müsade.

İlgisini eksik etmeyip sevip ve takip edenlere binlerce teşekkür. Bana çok hoş anlar yaşattınız, güzel anılar bıraktınız.

Herkese mutluluk ve sağlık dilerim.

5.6.10

Ikeankara


Ikea, verdiği ilanda 2011 baharında açılacak mağazasında çeşitli görevlerde çalışacak elemanlar arıyor.

Tam da 1 Haziran 2007'de sevgili Görkem ile bunu konuşmuştuk. İstanbul'da eğitim vereceklerinden, eğitim sürecenin uzun olabileceğinden... O zaman gidip eğitim alan oldu mu acaba? Ya da 3 yıldır o kişileri nasıl istihdam ediyorlar merak ediyorum.

29.3.10

Adsız

Gündelik yaşamda insanlarla alay etmek, küçümsemek huyum değildir. Ancak ilimiz sosyal yaşamının güzide bir bireyi ile aramda geçen şu diyaloğu paylaşmayı da borç bilirim. Onu O kendimi de D olarak ifade etmeyi uygun buldum.

Rezervasyon konusunda söylediğim bir söze "Canım bak, bu tür yerlerde..." diye başlayan bir ders verdiği için beni asosyal bulduğunu ön söz olarak iletmek istedim.

Özet: O ile D, bir organizasyonun düzenleme komitesinde yer almaları münasebetiyle birlikte gezmenin verdiği bıkkın ve memnuniyetsiz yüz ifadeleri ile dolaşmaktadır. Ortak olan tek fikirleri birbirleri hakkındaki olumsuz düşünceleridir.

O: Burası mekan olarak çok uygun.
D: Evet, herkesi alabilecek kadar büyük.
O: Hem sigara da içiliyor burada.
D: O zaman ben yokum, sigara varsa ben durmam.
O: Canım, birisi sigara içmek istediğinde mekan sahibi tek tek izin alıyor müşterilerden.
D: Ben izin vermem ki!
O: ... (ters ters bakar) Sen içki içer misin?
D: Çok sık değil, gerektiği zaman içerim.
O: Ne içersin? Şarap mı?
D: Evet.
O: Ben şaraptan nefret ederim. Iyy, rakı içerim ben rakı.
D: Ben de nefret ederim ama rakıdan.
(Kısa bir sessizliğin ardından O, ne kadar faal bir birey olduğunu, bu mekanı avucunun içi gibi bildiğini ifade etmek için girişimde bulunur.)
O: Burayı bir de gece görmek lazım, şu duvardaki akvaryumların ışıklarını yakıyorlar, şıkır şıkır oluyor, bayılıyorum.
D: (etrafına bakınır) Göremedim ben.
O: (gülerek) Canım şu koca akvaryumları nasıl görmezsin...
D: (duvarda asılı duran dört adet LED ekrandaki görüntüyü canlı akvaryum sandığını anlayarak) O Digiturk'ün yayını. (der. -Nasıl olur da dört akvaryumda da aynı sualtı dekorasyonunun yapılmış olabileceğini, aynı balıkların hepsinde de aynı yöne yüzebileceğini düşünebilir ki?- diye içinden geçirir, ama bundan ona bahsetmez.)

5.3.10

Kaseler

Yaz gelse kiraz, çilek, kayısı doldursak kaselere. Gölgesinde otursak bir ağacın; elimizde kalınca kitabımız, uzatsak ayaklarımızı çimene. Kimse üşümese, aç kalmasa şu soğuk ilkbahar gününde. Yazın yaşamak daha mı kolay ne?

4.1.10

2009: Top 5

Bengi bana sordu: "2009 neden iyi geçti?" diye.
Anlatayım o zaman.

Bir
Kızım anaokulundan mezun oldu, ilkokula başladı. Çocuğu 1. sınıfa başlayan tüm anneler gibi kaygı, gurur, endişe ve mutluluk harmanı duygularla dolu günler geçirdim. Öğretmenini çok sevdi, adaptasyon sürecinde ve sonrasında bir sorun yaşamadan okula adımı attı. Tabii o günlerde, yakın bir gelecekte sayfalar dolusu "eee eee eee e, eee eee eee e." yazacağından habersizdi.

İki
2009'da kendim için iyi birşey yaptım. Bateri kursuna başladım. Hazır hoca da yeteneğime övgüler sıralarken kim tutar beni?

Üç
Yıl boyunca hayatımın değerli kişilerinden en az birer tane iyi haber aldım. Kimiyle uzakta olduğu için uzun sohbetler ettik bilgisayar başında, kimiyle de kahvemizi yudumladık karşılıklı. Benimle tüm o güzel haberlerini paylaşan, beni sevinçlerine ortak eden tüm dostlarıma teşekkürler.

Dört
Yazın son günlerinde Ankara'dan çıkarak, 10 gün süren bir tatil yaptık. Ancak tatil yan gelip yatma yeri olmadığı için, yakın çevreden başlamak üzere gezdik de gezdik. Çeşme'den Ankara'ya bile 3 günde döndük. Başımızı döndüren, bizi çok yoran ama çok da mutlu eden 10 günlük dilimdi. Her dakikasını gezip dolaşarak geçirdiğimiz bir tatildi.

Beş
2009 baharında azimle ve kocaman bir sınıfın da gücüyle, epeyce kilo verdim. Uzun süredir görmediğim rakamları gördüm. Şimdi birazını geri almış olsam da, yapabileceğimi anladım. Bunu da yüreklendiren yazıları ile Mehtap Pasin'e ve yüreklendirip özendiren kardeşliği için Kıymet'e borçluyum.

Tüm bunlarla birlikte 2009'un en güzel yanı bitmiş olmasıydı. Çok da üzen bir yıldı.

Ben de Nazlı'ya soruyorum, 2009 neden iyi geçti diye :)

24.8.09

anacan

Aşağıdaki fotoğrafı, üzerine de yazdığım gibi Şubat ayında çekmiştim. Bir o yana bir bu yana salınırken çeşit çeşit pozlar veren kediler baba ve kız. Çok zaman geçmiş aradan. Zamanı şimdi gelmiş demek ki, yine bir buçuk aydır beklettiğim konuya görsel unsur olsun diye.

68 yıl süren evlilik anısına

Dedem 1923'de doğdu. Cilavuz Köy Enstitüsü'nü bitirip gencecik yaşında öğretmen oldu. 18 yaşında evlendi, 20 yaşında babaydı 51 yaşında da dede.

Köy Enstitüsü mezunu idealist bir eğitimci olmasından ötürü düşündürüp sorgulatan sorularıyla, olaylara farklı yönlerden bakabilme çabası aşıladı bana. "Memleketimden İnsan Manzaraları"nı balkonda o bana okurken sevdim Nazım Hikmet'i. Bisiklete binmeyi "Ne yani, bir gün bisiklete binmen gerekecek ve sen -Ben binmeyi bilmiyorum.- mu diyeksin? Öyle şey olmaz." diyerek öğretti kocaman yaşımda.

Eski radyosunu tamir ederken "Sen benim asistanımsın. Ayır bakalım şu vidaları." diyerek yıllarca yetecek gururu yükleyen, üniversiteyi kazanamadığımı öğrendiğinde bana küsen, sinirlenince basıp giden, "Yapamam."ı kabul etmeyen, sorduğu soruyu bildikçe yüreklendiren, araştırmaya, öğrenmeye, sormaya teşvik eden dedem...

Sweety'nin bu yazısını gözlerimden yaşlar süzülürken okumuştum. Dedemden önce bana birşey olmazsa, bir süre sonra benim de kendi dedemle ilgili ona benzer bir yazı yazacağımı düşünmüş ve bunun zor olacağına inanmıştım.

Geçtiğimiz ay, kendisine hiç yakışmayan bir hastalık ona çokça çektirdikten sonra aramızdan ayrıldı. Bunun olacağından şüphe yoktu elbette.

Birçok şey öğretti bana. Yazdığımdan ve anımsadığımdan fazla.
Geride tamamı üniversite mezunu 8 torun, tamamı üniversite mezunu 4 evlat, okuma ve yazmayı da öğrettiği 68 yıllık bir eş ve bir de meraklı minik bıraktı.

Cenaze töreninde onunla aramda kimse kalmadığı bir an bana "Neden beni görmeye daha sık gelmedin anacan?" diye sordu. Cevap veremedim.

30.3.09

krus ve raritet saklama kapları

Saklama kaplarının dolap düzenine katkısı olması açısından köşeli olanları daha kullanışlı. Bazıları çok yuvarlak oluyor. Onlar çok yer tutuyor, gereksiz yer işgal ediyor, pek de bir işe yaramıyor bu açıdan.

Kapak olsun. Saklama kabında kapak olsun. Uzun süre korumak ve saklamak istediğimiz herşeyi içine atalım, kapağını örtelim... Hele havasını atan vakumlular... İçindeki kokmaz, koksa dahi kokusu çıkmaz, uzun süreler bizimle kalır. Bazen açılmaz o kapak, öyle de yapışır yani...

Gün gelir kap kırılır kapak kalır. Kapsız kapak asıl görevi dışında işlerde kullanılmak ve yeniden değerlendirilmek üzere saklanır. Bazen de işe yarayacak diye bir öyle bir yere atarız ki kapağı uğraş dur sonra. Aldın mı başına belayı?

8.3.09

Bir zamanlar Türkiye'de...

Yıl 1946. Meyve ağaçları henüz çiçek açmış, bir ilkbahar ayı olmalı...
Genç kızlar maşalı şaçları ve en güzel giysileriyle taş plak dinleyerek piknik yapıyorlar.
Gelecekte kız torunlarının kalabalık gruplar hâlinde piknik yapamayacağından habersizler...

Bu fotoğraf çekildiğinde, Türkiye'de "Kadınlar Günü" 25 yıldır kutlanıyordu.

Fotoğraf çekildikten 63 yıl sonraki "Kadınlar Günü"nüz kutlu olsun.

24.1.09

uzunca bir ocak ayı hesap dökümü

Bu ay bir hışımla başlamıştı. Bir gün bizi de izleyecek mi dünya acaba? Çekirdek çitleyerek?

Şebnem Ferah'ın şarkısındaki gibi, "Aslında ben de isterim..." ile başlayan cümlelerim var. Yapacak o kadar işim var ki, karmaşık duygularla dolu bu ay içinde yaşadığım güzellikleri yazamadım. Kendimden kıstım, kısmışım. Halbuki zor değil günde 10 dakika ayırmak.

Yaşadığım olumsuz duygular da eklenince kişisel yazılar yazamamıştım. Artık birikti, belki bundan böyle her ay sonu genel bir kare hazırlarım. Gene de benim işim belli olmaz.


Geçtiğimiz yılın sondan bir önceki günü ben iki güzel hanımla(bir-iki) geçmiş yılın muhasebesini yaparken, beni sevindiren, mutlu eden, şaşırtan bir sürpriz ofiste beni bekliyordu. Önce yediğim, sonra fotoğraf çektiğim için tamamını (öyle birşey yok, sansür uyguladım:)) eklemedim. Şimdi biraraya getiremeyeceğim kadar güzel duyguyu yaşatan harika arkadaşımla o günün gecesinden yeni yılın son günün ilk saatlerine dek çalışacaktık. Hoş ben kendi işim yerine uçup ona yardım etmeyi tercih ederdim ya, günümüzde imkansız. Netice itibariyle o siparişlerini keyifle yaptı, ben de kendi işimi "öf"leyerek.

-Ayın 8'i Bilge'nin yaşgünüydü. 10'unda aynı gün doğduğu arkadaşı Bartu ile birlikte kutladık. Duygu, Bartu'nun birkaç hafta sonra doğacak kızkardeşi. Annesinin karnından bize bakıyordu, sağlıkla kavuşsunlar inşallah...

-8 Ocak akşamı evde anneanne, büyük hala, büyük teyze, küçük teyze, enişte, baba ve anneden oluşan ihtiyar heyeti ile kutlanan doğum gününde annesi Bilge'ye yukarıdaki pastayı yaptı.

-Bahçede biriken tüm karı yuvarlayan Bilge ile eşim, ilk kardan adamımızı yaptılar. Muhtemelen son olacak.

-Kar başlangıcında çalışıyor olduğumdan, gece saat 3 civarı sağ alt köşedeki gibi bir çok fotoğraf çektim. Karanlıkta kar pek görünmese de flaş patladığında makineden değil de, kendi gözünüzle kar tanelerini gözlemenizi öneririm.


-Veee Bilge hanım için iki sır küpü tarafından planlanmış, hazırlanmış olan kurabiyeler. Bengi'nin çizdiği Mickey, Minnie ve Bilgeler ile süslü, teker teker paketlenmiş, fiyonklanmış, her biri zevk ve lezzet kokan harika kurabiyeleri düşünen ve yapan çalışkan, zevkli, başarılı, nazik, titiz, beni mutluluktan ağlatan bir tanecik Burçin Birdane...


-Kurabiyelerimizi doğum gününde Bilge'nin arkadaşları ile paylaştık. Harfleri ve diğerlerinden birer tanesini anı olarak ayırdık. Nefis tadı insanı bir tane daha yemek için tetiklerken, diğer yandan bu harika armağanları saklama isteği ağır basıyor. O günden beri hâlâ lezzetlerini koruduklarını söylemeliyim. Ve buketin üzerine yazdığım gibi, elimize sapasağlam ulaştılar... Burçinciğim, sana binlerce teşekkürler!

-Artık geceleri uykumdan uyanınca, yeniden uyuyamıyorum. Sanırım orta yaş belirtilerinden olmalı.

-Gorkiciğim, benden Ikea yazısı bekliyorsun biliyorum. Ben bıraktım mı ne Ikea'yı :) Yakında yeni bir yere taşınacağım, dolayısıyla burayı da eski formuna kavuşturacağım.

Bir dahaki yazı için Şubat ayının sonunu beklememeyi hedefliyorum :)

5.1.09

Yeni yıla eski adet...

Bilinmeyen bir zamana dek hoşçakalıp...
video
...dünyanın çakalını izemeye devam edelim.

19.12.08

alakasız bir yere yazıyorum ama...

Her sabah Ankara'nın üretken semti Ostim istikametinde trafikte seyir halindeyim. Daha önce de bir trafik maceramı yazmıştım. Asla trafik canavarı olmadım, olanı da sevmedim. Kendilerini ilk gördüğüm trafik polisine, yok ise jandarmaya iletmekten çekinmedim. Bu ülkede birçok şey yapanın yanına kâr kaldığından kaynaklanmıyor mu sorunlarımızın çoğu? Çözülür, çözülmez... Benim beyanımı dikkate alırlar, almazlar... O memurların bileceği iştir. Anadolu Bulvarında bugün polis memurlarını göremediğim. Mecburen buraya yazıyorum. Yeni yıldan itibaren de başka bir yerde yazacağım, o ayrı konu :) Aşağıdaki şahıs çok tehlikeli ve taciz edici şekilde araba kullanmaktadır. Yolda önünde giden tüm araçları sıkıştırıp tehlikeye atmaktadır.

.. .. ... plakalı koyu gri renk Volvo S40 aracı burnunu karıştırarak kullanan sahibine ithafen:

Yetişmişsindir artık gideceğin yere
Anladık kırosun ama para da sende
Güzelim Volvo'a yakışmıyorsun hiç
Oysa ben de şoförüm güya sen de

Bilmem ki sen nereden ehliyet aldın
Hor görme sadece adımdır 'kadın'
Kamyon şoförü kadar da rahatımdır
Böyle sürme bak bir gün yola akar kanın

Satmak için verirsen ilanı nete
Google'dan ararlar plakayı 'ne işmiş' diye
Okursa alıcılar karıştırdığını burunu
Tokalaşmak istemezler söyleyim siye

Şiir yazdırdın bak gördün mü durduk yere
Deniz bu, döver adamı işte sözcükleriyle
Tamam kabul bu kısmı çok ukalaca oldu
Elden fazlası gelmez ettim seni havale

Ek :)
Vazgeçip sildim bak plakanı ordan
Sen de güzelce git e mi hep yoldan
Yağdı işte yapacağız kardan adam
Kıskandım Volvo'nu sitemim ondan

14.12.08

nostalji

Cumartesi gecesini iple çektiren KingoDisco'yu izlemek hiç bu geceki (sabahki) kadar eğlenceli olmamıştı. Her dakikası zaman yolculuğu ve ayrıca benim için interaktif bir gece. Şimdiye dek hiç olay anında yazı yazmadığımdan mıdır nedir, güç yazıyorum :)

Gecenin bu saatinde üretmeye devam eden çalışkan insan Burçin'e armağan ettiğim "sıradaki şarkı" manasız oldu, o kişiyi anımsayamadık. Ama benim şarkım Zerrin Özer'in sevdiğim, izlerken herzaman duygulandıran "Paşa Gönlüm"ü oldu.

Hemen eklemek istedim. Kolay gelsin Burçinciğim ve teşekkür ederim :)


Serkan Civelek'i de ansalardı "tam" olurdu :) Program bitmediğine göre biraz erken eleştirdim ama adı geçerse dönüp yazıya eklerim.

16.11.08

çözümlemeli salon


Ikea'nın ana sayfasındaki fotoğraflardan birisi yukarıdaki. Gördüğümde çok şaşırdım. Zira tanıdık bir evde çekilmiş gibiydi. O evin sahibine armağan ediyorum, bir gün bakar da görürse kırmızı halı konusunu bir düşünsün diye.


Bursa Osmangazi'de Ikea'nın 4. şubesi de açıldı. İş olanaklarına bakılırsa ufukta Ankara'da Ikea görünmüyor. Kiraladıkları arazi duruyor yerinde. Açarlarsa gider dolaşırız. Açmazlarsa da "sen biliniz". Zaten para harcamaya pek de niyetimiz yok.

10.11.08

Saygıyla, sevgiyle ve minnetle anıyoruz.

30.10.08

oyunlar sobesi

Periliköşk 2008-2009 blog sezonunun ilk sobesini önceki hafta bana da atmıştı. İkimizin sobeleri tenis topu gibi, "Kimi sobelesem" derdimiz yok, o bana ben ona atıyoruz topu :) Dün Nazlı sordu "Yazmadın sobeyi daha değil mi?" diye. Periliköşküm de bana kızmadan hemen yayınlayayım. Aslında çoktan yazdım da, kapandı açıldı derken kaynadı. Daha ödüller var, onlara ayrı tören yapmak lazım :)* Bizde uyduruk oyunları Bilge kurar, o uydurur. "Anne şimdi sen markete alışverişe gelmişsin, ben de markette kasadaki kızım. Sen bana şimdi bunları uzat, ben onları geçireyim, sonra 'şunun büyüğü var mı?' diye sor. Ben de sana 'Arkadaşlarıma sorayım telefonla.' diyeyim. Sonra bana de ki..." şeklinde uzayan ve replikleri oyunun başında kural olarak belirlenmiş evciliğimsi oyunlarımız vardır.

* Uzun yolculuklarda güneye gidiyorsak Gölbaşı'ndan çıktıktan sonra, aksi istikamette de gişelerden hemen sonra arabada mutlaka uyuduğundan henüz "yol oyunlarımız-oyalamalarımız" yok. Uyumamaya başladığında ne tip oyunlar buluruz bilemiyorum şimdilik.

* Kitaplarda ayrıntı figürleri aklımızdan tutup birbirimize sorarız. Ebette her kitapta bu oyunu oynama imkanı yoktur ama dikkat gerektiren bir faaliyettir, Çok sever. Ben bildiğimde "yok ben diğerini tutmuştum" diyerek çark eder çoğunlukla.

* Bu bir uyduruk oyun değil ama, bir süre öncesine kadar yatmadan önce bütün bebekleri için yerde yatakcık yapar hepsinin üzerini birer örtü ile örtmeden uyumazdı. Bu da kabul edersiniz ki benim için pek de eğlenceli bir oyun değildi :) Fenalık gelirdi.

Aslında daha geriye degitmek isterdim. Benim bir defterim var kızımın varlığından itibaren tuttuğum... Ona yazdıklarım haricinde aklımda pek birşey yok açıkçası. İyi ki de onu tutmuşum diyorum. Yoksa bu konuda bir balık hafızalıymışım, bunu anladım.

Aslında bizim "uyduruk oyunlar"ımız çok da fazla değilmiş. Ya da ben farkında değilim onların uyduruk olduklarının :)

Periliköşküm, geç yanıtladığım için beni affet. Minnen'i de almayı çok istemişti. Gereksiz pahalı bir oyuncak olduğu için ekledim hem de oyun konusuna süs olsun diye. Şu ana dek bir at başı yapıp bir sopaya geçitmek aklıma gelmedi. Hem balık hafıza hem şaşkın anne :)

29.10.08

bayram

15.10.08

blog hareket günü

Çocukluk günlerime dair hafızamda kazılı duran bir fotoğrafa aittir Afrikalı çocuğun sinekler yapışmış gözleri ve açlıktan şişmiş karnı.

Onu gördüğüm günden sonra yokluk yoksulluk, açlıkla eşdeğerdir benim için. Yoksulsa açtır. Senin benim burun kıvırdığımız herhangi bir yiyeceğe muhtaç, susuz, aç... Bir zengin mutfağının bir akşamlık israfı ile belki de günlerce karnını doyuracak...

Kış akşamlarında havanın ne kadar da soğuk olduğu hakkında söylenip yürürken sıcak evimize ve yün atkımıza sarılmışken ellerimizde kalın eldivenler, pazarın köşesinde yerdeki sebze çöplerini poşete dolduran annedir yürekleri asıl üşüten.

Birilerinin eline bir tas çorba tutuşturabilsek, tenceresini fokurdatması için katkıda bulunsak üstelik bunu bayramdan bayrama değil düzenli yapsak... Hem bizim ruhumuz hem de başkalarının karnı doyar.

Böyle işte...

12.9.08

kirpiş

Önceki gece bahçemizde bir misafirimiz vardı. İnternetten ne yediğini, neler yaptığını araştırdığımız şirin ve çekingen dostumuz bahçe duvarlarını dolaşıp çıkacak bir delik aradı ve sanırım biz onu rahat bırakınca da geldiği yerden gitti. Kirpicik yine bizi ziyaret etsin diye onu bulduğumuz yere yiyecekler de koyduk. Geri gelmedi. Gelse çok sevinirdik. Çamın altında beslerdik.

10.9.08

kısa yazdan

Neler oldu yaz boyunca, yazmasak unutuluyor gidiyor. Kaydedelim, blogspot beni atana dek kayıtlı kalsın.

Bir pazar sabahı, saat 10 gibi eşim "Hadi hazırlanıp gidelim." dedikten 2.5 saat sonra İzmir'e doğru yola çıktık. Bir hafta boyunca evde olmayacağımız için bir poşete doldurduğum bozulabilecek yiyecekleri Batıkent çıkışındaki bir benzin istasyonunda çöpe atıp, çöp poşetini de İzmir'e getirdiğimizi eve girince anlamamızdan belliydi eğlenceli bir tatil olacağı...

Kite surf yapmadık tabii, yapanları izledik. Harika bir duygu olduğunu düşünürken gözümüze kaçan kum tanelerini temizledik. Rüzgar ve kumsal ikilisinin bu spora en uygun olduğu söylenen plajda, dalgaların üstünden uçup kaçan, suya düşüp hız kesmeden devam edenleri gözlemledik :) Alaçatı'da gezmedik, gittiğimiz gün çok kalabalıktı. Ben gündüzünü daha çok seviyorum.

Beş gün kalıp Ankara'ya dönmek için çıktık. Babam da dönüyordu ve bir arkadaşı ile İzmir'de iş ile ilgili görüşmesi gerekiyordu. Hay Allah, Çeşme'den çıkınca İzmir'e girmeden nerede oturup konuşulabilir ki? Hiç de gidesim yoktu ama, Ikea'nın kafeteryasında buluşmak üzere anlaştılar...

25 dakika sürecek olan görüşmede "İyi hadi ben de tur atayım bari." diyerek başladığım hızlandırılmış Ikea gezintimi "Bizim işimiz bitti, nerdesin?" diye sorduklarında "Kasadayım." diye yanıtlarken çoktan bitirmiştim. 25 dakikada da gezilebilecek olduğunu anladığım mağazada fazla zaman harcamanın gereksiz olduğunu, fazla zaman ayrıldığında fazla para da ayrılması gerekeceğini idrak ettim. Eve gelince 33x33 ve 50x16 ebatlarındaki tepsilerin Türkiye'de üretildiğini görünce sevindim. Adı aslında "barbar" değil. A harfinde iki nokta var, sanırım ve umarım İsveç dilinde iki noktalı A ile yazılan bu sözcük, bizim dilimizdeki anlamda değildir.

Daha çok Bilge ile oyuncaklara baktık. İstediği salıncak artık satılmıyormuş. 20 Ağustos itibariyle yeni ürünlerle ve katalog ile gelecekmiş. Söylenen tarihte ürünler ve katalog gelmemiş idi. Ikea da bulunduğu ülkenin müşteri hizmetleri prensiplerine adapte olabilmiş anladığım kadarıyla.

Bilge'nin çok sevdiği ve İş Bankası Yayınlarından çıkmış olan "Benim Minik Yıldızım" adlı hikaye kitabının kahramanı tikilere -sırf tilki oldukları için değil gerçekten- çok benzeyen KLAPPAR tilkileri, güllü dallı desenler dışında fare altlığı bulmadığım için LAGIS fare altlığını, desen çalışması yapabilmek için ahşap adamı da almayı ihmal etmedim.

Bilge gittiği her yere kitabını ve tilkilerini götürdü. Çok mutlu oldu ve onları çok sevdi. Kucağımızda tilkiler, kitabı her gece okuduk. Kitapta baba ve yavru tilki vardı, bizim büyük tilkimiz de baba oldu. Teması sevgi olan bu sıcacık kitabı çocuklarımıza öneririm. Babalar okursa çok daha iyi olacağını da belirtmek isterim.

Sıcak yaz günlerinde Ankara'da durup İzmir'de bulunanları kıskanç bir ifade ile düşünürken, birisi 45, diğeri 15 günlük İzmir tatilini sonlandıran Periliköşküm ve Bembim, kullanışlı ve şık armağanları ile beni mutlandırdılar :) Periliköşküm'ün elleriyle seçip 700 küsür kilometre benim için taşıdığı ve iki gün de Ankara sıcağında benim için muhafaza ettiği deniz börülcelerimi, Beyhan'ın da anlattığı gibi hazırladım ve derin dondurucuya yerleştirdim. Çözüldükten sonra limon, yağ ve sarımsak eklenince insana sanki Ege kıyılarındaymış hissi veriyor...

9.8.08

yaz tatili, paranın katili

Annemler birkaç gündür İzmir'deler. Annem sağolsun, "Ikea'dan birşey istiyorsan alalım." dedi. Bundan önce sorduğunda da"Sağol anneciğim istemiyorum." demiştim. Şimdi düşündüm de, GLIS, oyuncakların ayakkabılarını, giysilerini, minnacık aksesuarlarını, boyaları, tokaları, oyun hamurlarını toparlamak içi uygun büyüklükte. VASEN formu itibariyle çiçeklere fiyatından dolayı da bütçeye uygun bir seçim.  NORESUND'u bulursan iki tane isterim anneciğim, kanepenin iki yanına... Sepetler de kumaşlarımı koyabilmem için. 

Ama , "Paşabahçe'den vazonu al, kendi sehpalarını kullanmaya devam et, sepet için de Samanpazarı'na git bak, memlekette plastik kutu mu yok!" dersen de haklısın. Doğru söze ne denir :)

Gezmek için istiyorum zaten ben Ankara'ya Ikea'yı... Almak için değil.

3.8.08

etkileyen aşk romanları

Öykücü'nün yanıtladığı sobeleri okurken "Beni de, beni de sobelemiş olsa" diye içimden geçirmiyor değilim.

"En çok etkileyen aşk romanları" bana göre bir sobe değil. Zira roman okumayı pek sevmeyen biriyim ben. Fakat aşk ile ilgili ilk üç kitabımı sıralayabilirim düşünmeksizin. Şu günlerde bir miktar meşgul olduğum için ertelemek zorunda kaldığım için senden özür dilerim Öykücüm.

İlki, ortaokul yıllarımda okuduğum "Dilan"dır. Babamın sevgili arkadaşı ve Bilge'nin "Omar Bey"i Ömer Polat'ın, romanında anlattığı Dilan ile Mirkan'ın kısacık aşkı, okuduğum zaman beni derinden etkilemişti. Filmini izlediğimde ise, Mirkan'ın at üzerinde köyüne dönen cansız bedeni ergen kalbimi ziyadesiyle burkmuştu. Sadece bir bakıştan doğan aşkları ve ardından gelen üzücü olaylar ile nihayetinde mutsuz sonu ile "Dilan", içeriğindeki aşkın beni etkilediği ilk kitaptır.

İkincisi Homeros'un Truva Savaşı'nı anlattığı "İlyada"sıdır. Mitolojiye merakımın giderek arttığı, internetsiz dünyada bilgilenmenin tek yolunun kitap okumak olduğu yıllarda edindip okuduğum ve aynı yaz Çanakkale'de Truva'yı gezerken hayranlığımın arttığı bir hikayedir bu. Bunca acının çekilmesine neden olan Helen de Dilan gibi sinema filminde canlandırılmıştır. Her ikisi boyutları farklı da olsa birer trajedinin kahramanıdır.

Üçüncü etkileyici kitap, Can Dündar'ın "Yüzyılın Aşkları"dır. Bu kitapta Can Dündar'ın romantik anlatım tarzıyla desteklenen gözalıcı aşkları okurken, etkilenmemek imkansız. Fakat bu kitabın içinde de yer alan bir aşk vardır ki, henüz kitabı okumadan beni sarsmıştır. Kitapta bu anıya değinilmiş miydi şu anda anımsamıyorum ancak kitapta aşkları anlatılan kahramalanlardandı Melih Kibar ile Çiğdem Talu.

Melih Kibar, yurtdışındadır. Bulunduğu mekanda bir piyano, dışarıda ise muazzam bir yağmur ve fırtına vardır. Piyanonun başına oturan Kibar, içinden gelen o muhteşem besteyi kağıda döker. O dönem iletişim araçlarının sunduğu imkan her ne ise bir şekilde Türkiye'deki Talu'ya iletir. Çiğdem Talu, bu yetenekli insanın bestesini dinler ve söz yazar... Melih Kibar'ın ne koşulda, neyi düşünerek yazdığını bilmediği besteye bir de ad verir: İçimdeki Fırtına.

Aşk dendiğinde aklıma ilk gelen bu mükemmel telepatidir. Yüzlerce kilometre uzakta olan iki bedenin içinde yanyana atan bu bir çift kalp...

Beyhan, Kıymet ve Perilikosk'ün birer kitap kurdu olarak memnuniyetle yanıtlayacakları kanaatindeyim :) Fotograf: Anıttepe Lisesi web sayfasından.

25.7.08

Domatesin çekirdeği

Üzerindeki sarı bir leke değil, dalların arasından sızan ve kabuğunu parlatan güneş ışığı.

Çimlerimizi sulamadığımızı daha önce belirtmiştim. Çok şükür geçen yaz, o su kesintileri arasında bahçelerini sulayanlar faaliyetlerini sürdürüyor. 2007 yazından tek fark, o zaman bahçesini sulamayıp kurutan komşularımızın bu sene mis kokulu Kızılırmak suyu ile yeni ektikleri çimlerin yeşertmeleri oldu.

Bundan sonra her sene, bahçemizin tamamını sebzelerle dolduracağımızı söylediğimiz bazılarının burunlarını havaya kaldırıp "Sebze su istemiyor mu?" deyişlerine karşın, sebzelerimizi büyüttük. Mutfakta musluğun altına bir leğen konur ve o su biriktirilip bahçe sulamasında kullanılırsa, pek de su masrafı olmuyor. Bu cimrilik değil, su tasarrufu...

İlaç ve suni gübre kullanmadığımız bahçemizde, toprağa sadece doğal gübre takviyesi yaptık. Ayaş ve Mersin fideleri ile tohumdan yetişen kiraz domatesleri büyüttük. Şekildeki domates kesimden önce görülüyor. Düzgün şekli, hormonlu arkadaşlarını anımsatsa da, bastırıldığında içeriye göçmeyen dokusu bize iç yapısı hakkında ipucu veriyor. Keslim lütfen...


Dağılıp ezilmeden kesilen domatesimizin bir de enine kesitini alıyoruz. İçi dolu ve çekirdekleri ile orta kısmı arasında bir boşluk yok. Güzel bir kokusu ve benzersiz bir tadı var. İlaç kalıntısı barındırmadığı için kabuğu ile tüketilebilir.


Domateslerin en lezzetli anları, güneşin bütün ısısını depoladıkları akşam üzerleri... Çıtıpıtı bitkiden, hatta minnacık bir tohumdan büyüyen lezzet ve sağlık kaynağı domates çok sulanırsa yeşil kısmı büyüyor, ileride de mahsül ufak oluyor. Ekerken derine ekmek e gövdesini toprakla destekleyerek geç susaması sağlanabilir. Damla sulama yöntemi uygulanarak hem doğal kaynakları ekonomik kullanabilir, hem de daha fazla verim alabiliriz. Doğa biraz yüzüne güldüğümüzde bize neler veriyor.

8.7.08

Cevizin faydası, Bergama'nın Gaydası

Sert de görünsek, içimizde mutlaka birer kalp vardır...

Bergama Gaydasi - Husnu Senlendirici - Laco Tayfa

13.6.08

Begüm'den mim

Begüm, çocukluktan gençkızlığa geçiş döneminden itibaren tanıdığım, nefis bir gelin olduğunda yanıbaşında izlediğim, bana ablalık duygusunu ikinci kez yaşayabilmeme fırsatı veren, "gerçek hayatımdan" bir renk.

Beni mimlemiş, "çocukluk ya da gençlikte başimiza gelen tehlikeli veya komik bir olay" ile ilgili...

Ben 5.5 yaşımda iken, kızkardeşim doğdu. Tabii 5.5 yaşındaki bir çocuk, yeni doğan bir bebeğe göre çok ileridedir. Kötü ile iyiyi, tehlikeli ile güvenliyi anlayabilir, değerlendirebilir. Ama 5.5 yaşındaki çocuk etrafındakiler ona "sen ablasın, abisin" deseler de henüz çocuktur. Meraklıdır, o sorumluluğu sırtlanamayabilir ve en doğalı kardeşini kıskanabilir :)

Ankara'da muhtemelen sıcak bir pazar günü, ailece Çubuk Barajı'na gittik. Herkes, bebekliği de şimdiki gibi güzel olan küçük kardeşimi seviyordu. Bu durum, birkaç ay öncesine kadar etrafa tek çocuk ve tek torun olan beni, ziyadesiyle geriyordu. Babam fotoğraflarımızı çekti. Annem kardeşimi kucağında tutuyordu. Benimle ilgilenmeleri için ne yapmalıydım?

Ne demiştim, annem kardeşimi kucağında tutuyordu! Bebek arabası boştu... Bebek olmanın nasıl bir duyguya benzediğini değerlendirmek için iyi bir fırsattı. Hemen arabaya oturdum. Oturur oturmaz araba eğimli piknik alanından, barajın kenarına doğru sürüklenmeye başladı. Annem babama bağırdı, babam peşimden koştu. Yanımdan hızla geçen ağaçların arasından, hiçbirine çarpmadan süzülürken, babam etraftakilere beni durdurmaları için seslenerek koşuşuna devam ediyordu. Bu ne büyük bir keyifti, ama beni durdurmak istemelerine çok içerliyordum. O kadar da büyük değildim ve arabayı kırmazdım ki...

O gün korkmadım, ama aklım erdikten sonra çokça şanslı olduğumu düşündüm. Geriye o günü canlı tutan fotoğraftan, az sonra yapacağı yaramazlığı planlayan bu gülümseme kaldı.




Bu mimi kime yollasam Sweety'i mimledim gitti :)

13.5.08

Maymun

Bizim okulun bir tuhaf yanı var. Sanırım velilerin; olağanüstü bir gösteri izleme beklentisinde olduklarını düşünerek, çocukların kendi aralarında gerçekleştirdikleri hiç bir etkinlik ve eğlenceyi görüntülememize izin vermiyorlar. Sebep olarak da çocukların strese gireceklerini söylüyorlar. Bence yanlış bir düşünce... Onlar için sıradan olan bu etkinlik, biz veliler için büyük anlamlar taşıyabiliyor. Bu yönü dışında okulumuzla hiçbir sorunumuz yok, keşke her çocuk öye bir kurumda eğitimden geçebilse.
Bilge ve arkadaşları 23 Nisan eğlencesinde, okuldaki diğer arkadaşlarına bir gösteri sundular. Bir şarkı eşliğinde bir tanesi "tavuskuşu", üç tanesi "üç küçük hanım", üç tanesi "yaban öküzü" ve beş tanesi de "maymun" oldular. Öğretmenimiz herkesin rolüne uygun giyinmesini, maymunların da maymun kulağı ile gelmesini rica etti. Ben pire için yorgan yaktım, komple kostüm diktim. Kuyruğu da var ama göstermek istememişti :) Oysa o ojeli ve hızmalı bir maymundu!

10.4.08

kişisel

Bizi bilen biliyor, günlerce sabahlara kadar çalıştığımız projelerimiz oluyor. Bunların bazıları da sorumsuz kişiler yüzünden böyle sabahlara sarkıyor. Gene böyle bir dönemi bitirdik ve 10 gün önce bitirmiş olmamıza karşın, henüz kendimi dinlenmiş ya da enerjik hissetmiyorum.

Sorumsuz insanlardan nefret ettiğimi defalarca tekrar ederken içimden, kısıtlı zamanların birinde gazetede gördüğüm fotoğraf beni de, iş arkadaşlarımı da gülümsetti. Bu beşiz kardeşlere bakıp bakıp, daldık gittik hayallere. Gerçi şimdi büyümüşlerdir :) Fotoğrafı bilgisayarıma kaydettiğim için kaynağını bilemiyorum. Bu çok nadir rastlanan beşiz oğlaklara bizleri o bunaltıcı dakikalarda gülümsettikleri için teşekkür ediyorum. Fotoğrafı çekene de tabii..



"Saat 5 mi olmuş? Uyusaydık yahu!" dedirtecek kadar zamanı çabuk tüketirken, "Uykum yok ki, dün 30 dakika uyumuştum ya..." diyerek kendimizi iyi hissettiğimizi belirtirken, 3 saniye içnde rüya görüp gözümüzü açtığımızda gerçekten 3 saniye geçmiş olduğunu farkederken hep "bitecek" dedik durduk.

Bitti de... Herşeyin bittiği gibi... Bir gün dinlenip ikinci gün Mersin'e gittik. Hiç farketmediğim yönleri ve hep özlediğim yerleri ile bir Mersin turunun ardından o da bitti, şimdi de buradayız.

Bu arada günlerdir bir okul telaşı içindeyiz. Evimizin yakınındaki tek ve biricik okul 48 kişilik 1. sınıf mevcudu ile bizi "Ben almayayım." moduna sokmuşken, diğer okulların her birinin güzel ve kötü yanları, güçlü ve zayıf noktaları kafamızı karıştırıyor. Kimi zaman "En iyi okul, evinin yakınındaki okuldur." olmuyor. Her kafadan başka ses çıkıyor. Ben de bir okul ile ilgili duyduğum yorumları aktarmak istiyorum:

- Çok iyi bir okul.

- Çok kötü bir okul.

- Çocukları birey olarak değerlendiriyorlar ve değer veriyorlar.

- Çocuklara söz geçiremiyorlar.

- Öğretmenler çocuklardan çok kopuk.

- Çocuğum 3. sınıfa kadar okuma öğrenemedi, başka okula aldım. Hiçbirşey öğretmiyorlar.

- İki çocuğum da o okulda, ben İngilizcelerini mükemmel buluyorum.

- Hiç geziye götürmüyorlar.

- Çocuğa okulu sevdiriyorlar.

- Çocuklar yaşayarak öğreniyor.

- Her çocukla tek tek ilgilenip, sorunları okulda çözüyorlar.

- Tek bir ailenin çocukları geliyor (herhalde bu 1000 kişilik bir aile olmalı ki, çocuklar da okulu doldursun).

- Veliyi de seçiyorlar.

- Sorunlu çocuk istemiyorlar.

...

Bu sadece listemizdeki bir okul hakkında söylenenler. Listemizde 5 okul olduğunu düşünelim???

20.3.08

Dünyayı Güzellik Kurtaracak


Önemli bir konuda kampanya burada başlatılmış. Devletşah da beni davet etmiş konu hakkında yazmak için.

Çocuk Hakları Sözleşmesi'ne göre, 18 yaşına kadar her insan çocuk sayılır. Kanunen reşit olduğu ispat edilmediği sürece... Ama 18 yaşından küçükler çalıştırılır, evlendirilir, dilendirilir, okula gönderilmeyebilir, eline silah verilebilir, gerekirse "kanunen reşit olduğu ispat edilir" ve cezası kesilir. Her konudaki çocuk istismarını durdurun. Sağlıklı beslenmek, mevsime göre giysiler giymek, yaşına göre oyuncaklarla oynamak, sevgi ile büyütülmek, okula gitmek, bir işte çalışmamak her çocuğun hakkı.

Çocukluğumda dinlediğim şarkının o ve bugünkü anlamlarına gelince. "İlk" şarkı diyebileceğim bir şarkı yok, aklıma gelen ilk şarkı hakkında düşüneyim o zaman...

"Kalk artık sabah oldu,
Bütün lambalar söndü
Uykunun tadı kaçtı,
Uyku vakti yaklaştı."


Çocukken neşe içinde söylediğim bu okul şarkısını şimdi kızımı uyandırırken söylüyorum. Yorganın altına kaçtığı gün anladım ki, uykunun tadı kaçmaz...

Şarkı konusunu bilmem ama bu mim ile ilgili sobeleyebileceğim ilk kişi Kıymet. Zira kendisinin çocuk sömürüsü konusunda güzel bir yazı yazacağını düşünüyorum. Devletşah, anneleri sobelemişti, ben de Kıymet'ten sonra geleceğin annelerini; Nymphea, Öykücü ve Beyhan'ı konuya bloglarında yer vermeye davet ediyorum. Kabul ederlerse.

18.3.08

18 Mart




Babam ve annem, bizi Çanakkale'ye götürdüğünde; savaşın, başarının, ölümün, azmin, inancın, zaferin, hasretin, yokluğun, yok oluşun, varoluşun, acının, sevincin ve gururun olduğunu anlamıştım.

Beni en çok etkileyen görüntülerinin başında, havada birbiriyle çarpışmış vaziyette bulunan mermiler gelmişti. Mermiler o denli çoktu ki, hedefe ulaşmadan birbirine saplanıyordu. O gün hafızamla çektiğim fotoğraf, yıllar boyu silinmedi.

Ve Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün şu sözü, beni her defasında gözyaşlarına boğmuştur:

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçikle yanyana koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır."(*)

Bu sözü içtenlikle söylemiş bir lidere sahip olmuş olmanın verdiği gurur ile, "Bastığın yeri 'toprak' diyerek geçme, tanı." dizesinin iç ses olarak her adıma eşlik ettiği; bir milletin zaferini, inancını, birliğini, gücünü gözler önüne seren Gelibolu'yu çocuklarımıza gezdirmeliyiz. Ülkemizi seviyorsak ve çocuklarımızı birer vatansever olarak yetiştirmek istiyorsak...

---------------------------
fotoğraf: Paşanınyeri
(*) Uluğ İğdemir, Atatürk ve Anzaklar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1985, s. 6.


29.2.08

29 Şubat Abla Kardeş Günü

Kardeşimle aramda 5,5 yaş var. Kimileri yaş farkını duyunca "AaaaAAAaa çokmuşşşş" der, ben buna sinir olurum. Hele çocukken-ergenken daha fazla sinirlendirirdi. İkimiz de yetişkin olunca aradaki yaş farkı yok oldu. Biz birbirimize hiç benzemeyen ama çok benzeyen iki kardeşiz.

Üniversite'ye Ankara'ya geldiğimde, o zaman internetin kullanımı da çok olmadığı için sürekli birbirimize mektuplar yazardık. Ankara'dan attığım mektup 2 gün sonra elinde olurdu. Aynı şekilde onun mektubu da benim elimde... Şimdi o mektuplar bir koca kutuda duruyor. Kimi zaman oradan buradan, eski kitapların arasından çıkan unutulmuş mektuplar bizi gülümsetiyor. Bazen de kahkahalar şellale oluyor...
.
Gene böyle bir mektup terapisine şöyle başlamıştım;
.
"Bir gün bir abla, uzaktaki kız kardeşine bir mektup yazmış. Mektubu 29 Şubat'ta eline geçecek şekilde postalamış. Gerçekten de mektup 29 Şubat'ta kızkardeşinin posta kutusundaymış ve o günden sonra 29 Şubat Abla Kardeş Günü olarak kutlanmış. Abla, 29 Şubat'ı dört yılda bir geldiği için seçmiş ki, her sene birbirlerine masraf olmasın."
.
Gerçekten de mektubum ona 29 Şubat'ta ulaştı. Geç ya da erken gideceği tutsa, büyüsü kaçacaktı.
O günden sonra bu sanırım 3. Abla Kardeş Günümüz. Dört yılda bir kutladığımız için keyifli ve espirili. Biz, birbirimizi düşünmek için özel günleri beklemeyen kardeşleriz fakat cüce şubatın boyunun uzadığı bu gün, daha bir eğleniyoruz.
.
Tablo'yu Pablo Picasso senin için yapmış; dünyanın en Picassosever kardeşi için :) İyi ki benim kardeşimsin. Başkasının kardeşi olsaydın çatlardım herhalde :D

24.2.08

sobeli posta-çilekli pasta

İlk sobemiz Öykücü'den. "Yaptığın en aptalca alışveriş." Bu hususta Bembi'yi ve Kıymet'i sobeliyorum.

* Evlenmeden bir süre önce, o günkü maaşımın 1/4 ünü vererek aldığım nevresim takımıdır benim en aptal alışverişim... Satan kişi, annemin çok yakın bir çalışma arkadaşının kardeşi olduğu için "İğrenç bunlar." diyememiş ve o kişiden bir ürün almak zorunda olduğumuzdan çatır çatır parasını ödeyerek almıştım.

Halbuki beğenmediysen alma... "Benim tarzım değil." de, sen yıllarca her gördüğünde sinir olana kadar, bırak o bir kereliğine ve o anda bozulsun. Aptalca alışverişi duyunca aklıma ilk gelen bu o zamana göre pahalı ve bugüne göre kullanışsız nevresim takımı oldu. Normalde çıtçıtlı ya da düğmeli olur ya nevresim... Bunun ortasında bir eşkenar dörtgen pencere var, yorganı oradan içine yerleştirmek gerekiyor, ortasına da güya satenden süs koyulacak! Tam bana göre... 8 yıllık evliyim, o kadar zaman geçti sinirim geçmedi... Yazdım, gene geçmedi.




İkinci sobe Periliköşk'ten. "Uzun ince bir sobeyim" sobesi. Sobelenmek isteyenleri sobeliyorum :) Bilemedim.

İSİM VEYA LAKABINIZ: Deniz.

DOĞUM YERİNİZ: Ankara.

HOBİLERİNİZ: Fikir jimnastiği, araba kullanmak, yapboz yapmak, dizi filmleri eleştirmek, iplikler, boncuklar, kitaplar... Herşeye bir kulp takmak. Dergileri karıştırmak.

EN DEĞERLİ ÜÇ ŞEYİNİZ: Kızım, eşim ve ben :)

OLMAZSA OLMAZ DEDİĞİNİZ ŞEY: Su, hava, ağaçlar, ayakkabı, internet.

ETKİLENDİĞİNİZ BİR KİTAP: Sunay Akın'ın "Kırdığımız Oyuncaklar"ı...

EN SEVDİĞİNİZ ŞARKI: En çok Ege türkülerini severim.

GİTMEK İSTEDİĞİNİZ YER: Mardin'i görmeyi çok isterim.

EN YAKIN ÜÇ BLOG ARKADAŞINIZ: Yakın derken? Oturduğum semte yakınlar mıydı?

UNUTAMADIĞINIZ BİR ANI: Sadece birkaç yıl önce muhabir arkadaşımız ziyaretimize gelmişti. Fotoğraf makinesinin arkasında ekranı vardı ve ve bu tür bir yenilik beni şaşırtmış ve hayrete düşürmüştü.

BURCUNUZ: Terazi.

İLGİLENDİĞİNİZ SPOR DALI, YOKSA TUTTUĞUNUZ TAKIM: Hiçbir zaman takım sporu yapmadım. İşyerimizde masa tenisi oynarız. Çoktandır oynamıyoruz gerçi... Galatasaraylıyım.

İDEAL BİR KADIN NASIL OLMALI: Şu anda Popstar Alaturka var tvde. İdeal kadının Ebru Gündeş olduğunu öğrendik. Hanımefendi, güzel vs.

İDEAL BİR ERKEK NASIL OLMALI: Aynı programda Osmantan Erkır'ın da ideal erkek olduğunu öğrendik. Bülent hanım kendisine "35 karat pırlanta gibidir" dedi.

TEKNOLOJİNİN GELİŞMESİ OLUMLU MU, OLUMSUZ MU?: Olumlu. Marifet olumsuz kullanmamakta.

İCAT EDİLMESEYDİ NE YAPARDIM BİLMİYORUM DEDİĞİNİZ ŞEY: Bulaşık makinesi. Nefret ederim elde bulaşık yıkamaktan. Çamaşır da tabii.

İNSANLARIN SÖZLERİNE Mİ, YOKSA GÖZLERİNE Mİ İNANMALI?: Sözlerini, gözlerine bakarak değerlendirmek lazım.

HAYATTAKİ SEVİNÇ KAYNAĞINIZ: Kızımın varlığı. Ailemin sağlığı. Evdeki huzur, zenginlik budur.

HAYATTAKİ EN BÜYÜK KORKUNUZ: Kızımın gözü önünde ölmek.

MANTIK EVLİLİĞİMİ YOKSA AŞK EVLİLİĞİMİ: Mantık.

EN SEVDİĞİNİZ YEMEK: Zeytinyağlı kereviz.

EN SEVMEDİĞİNİZ YEMEK: Yoğurtlu dereotlu taze bakla.

BLOG SAHİBİ İLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİNİZ: Periliköşk... Onunla buluşacağımız mekana girdiğimde, karşıda oturan uzun kirpikli, güleryüzlü, güzel kadına gülümseyiverdim. Kızlarından tanırım diye düşünmüş, onu daha önce hiç görmemiştim. Adını bile önceki akşam öğrenmiştim ama parıldıyordu işte... Yanına oturup konuşmaya başladığımda, hiçbir yabancılık hissetmedim. Öylesine içtendi ki. O güne dek yazılarındaki okurluğum, kocaman bir sevgiye bıraktı yerini. Sevgi ve merakla, beğeniyle takip ediyorum :)

15.2.08

istemem yan cebime koy :)


Dün kabartmatozucuğumun 1. yaşını kutlamam gereken günmüş. Periliköşkümün yıldönümü yazısını bu sabah okuduğumda farkettim. Meğer sarı saplı Ikea alışveriş poşetinin fotoğrafını arayıp bulduğum günden beri 366 gün geçmiş :) 1 yıl sonra hayatımda nelerin olacağını tahmin edemezdim. Bana yorumlarınızla, sayfalarınızla, dostluklarınız ve arkadaşlıklarınızla kattıklarınız için tek tek teşekkür ederim.
Zaman içinde blogun içeriği değişse de, Ikea'dan gelecek bir "Mutlu Yıllar!" paketine hazırım :) İçinden de yukarıdaki kanepeler çıksa hiç de itiraz etmem!

3.2.08

çevirdiğim işler


YemekNâme'nin şubat sayısı, dopdolu içeriği ile sevgililer gününe özel hazırlandı. Kırmızı kapağı ile de pek şık doğrusu :)

Hazırladığım hediyelerin birisi 14 Şubat Sevgililer Günü nedeniyle eşime teslim edilirken, diğeri 29 Şubat Abla Kardeş günü münasebetiyle kardeşimin oldu!

Deniz ne okusun :)

Başlığımın misafiri, Nazlı'nın kızı Deniz... Nazlı, "Deniz ne okusun?" diye sormuştu. E tatilin yarısı bitti, kalan kısmında okuması için önerilerim;
.

İlk önerim Yapı Kredi Yayınları'ndan, "Kış Masalları". Mevsim koşullarına uygun günler geçirdiğimiz şu günlerde görsel anlamda da doyurucu olacak bir kış kitabı.

.

Diğer önerim Yine Yapı Kredi Yayınları'ndan, "Mumuk Fotoğraflarda". "Mumuk" bir seri karekteri. Önceden takip edilsin ya da edilmesin, bir çizgi karekterin albümüne bakmak, onun hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek değişik ve hoş bir tecrübe olabilir.

."Dev Şalgam" ise Tolstoy'un bilindik bir öyküsü. Ekindu Yayıncılık'tan çıkmış. Dev bir şalgamı yerinden kıpırdatamayan çiftçinin, eşinden, çocuğundan, köpekten vs. destek gelir, ancak zincirin son halkası minnacık bir faredir. Bu benim çocukluğuma dair çok net ve tatlı bir hatırası olan bir kitaptır. Benim kitabım Rusya'dan (SSCB idi o zaman elbette) gelmişti dolayısıyla Rusça idi. Anlamasam da harika resimlerine bakmak beni mutlu ederdi. Birlikten kuvvet doğduğunu gözler önüne seren ve bence çok anlamlı bir kitap.

.

Bir de "Kız Çocuklarına Resimli Öyküler" kitabımız var Bilge Kültür Sanat tarafından hazırlanmış. Kitabın bir de erkek çocuklar için olanı var :) Deniz de Bilge gibi pembeci değil anladığım kadarıyla. Belki her ikisini de okumak hoşuna gidebilir :)

Deniz'e bol kitaplı günler...

30.1.08

derin bir nefes

Sevgili Devletşah'ın "nefesimi kesecek anlar" konusunu bana göndermesi çok hoşuma gitti doğrusu. Bu biraz da kendi hedeflerini gözden geçirip, kendine diğer taraftan bakabilmek... Üç kademeli oyunumuzu zevkle sürdürüyorum. Tunç Kılınç'ın orijinal sorularıyla... Ben beşer madde ile sınırladım kendimi.
Oyunu kimlere gönderseeem :) Acemiaşçı, nymphea ve fikrimin ince gülüme... Yanıtlamak isterlerse tabii...


.

"İşte bunlar... Bakalım kaç tanesi gerçek olacak?"
.
* Ülkemizin "çağdaş uygarlık düzenine" ulaştığını, "gelişmekte olan ülke" sınıfından sıyrılıp "gelişmiş ülkeler" arasında sayıldığını görmek,
* Başka gezegenlerdeki bir yaşam belirtisinin gerçek ve net bir görüntüyle ispatlandığına şahit olmak (mesela "Signs" filminde video kaydına yakalanan uzaylı gerilim kaynağını gördüğüm andaki gibi :)),
* Kızımın çok severek kazandığı fakülteden, başarıyla mezun oluşuna şahit olmak,
* Seyahate çıkmak için şuradaki aracın bir benzerini kullanacağımızı öğrenmek,
* Küresel ısınmanın durduğunu, bahsedilen tüm risklerin ortadan kalktığını, canlı çeşitliliğinin arttığını ve insanlığın bilinçlenmesinden ötürü dünyanın masmavi bir gezegen olduğunu görmek, tarihi ve gerçekleşip gerçkleşmeyeceği belli olmayan ama olursa nefesimi kesecek anlardan...
.
"Hemen yapabileceğim halde yapmayı neden beklediğimi bilmediklerim."
* E sınıfı ehliyet almak,
* İkinci bir yabancı dil öğrenmeye başlamak,
* Mardin ve Artvin'e gitmek,
* Ailemdeki yaratıcı ve cin fikirlilerle iş kurmak,
* Flash'ı daha iyi kullanabilmek; yaptığımda mutlu olacağım, yapmayı istediğim ve uygun koşullar olmasına karşın niye yapmadığımı bilmediğim hedeflerim.
.

"Bir daha dünyaya gelme şansım olsaydı yapacaklarım..."
* Daha genç bir yaşta, hatta iki kez anne olmaya karar verirdim yeniden doğsaydım... Şimdi geç. Tıpkı 7'nin çok geç olduğu gibi :)
.
İmaj istockphoto.com'dan kellykellykelly.